AFYONKARAHİSAR İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Hikayeni Yaz Yarışması'nda Ödül Alan Hikayelerimiz

BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ ALAN HİKAYE; ELİM ELİNDE (Buket UÇAR)

Sokağa çıkma yasağı gelmişti altmış beş yaş üstüne. Evdeki eksikleri tespit edip bir liste hazırladı abartmadan Ayşe Teyze. “Elin ayağın tutarken çocukların da olsa birilerine muhtaç olmak ne de zormuş.” dedi içinden. Telefonda ihtiyaçlarını kızına sıraladı. Getireceklerinin kendilerini epeyce idare edeceğini düşünüyordu. Yetmese de ses etmemeye karar verdi. Açlıktan ölecek değillerdi ya.  Ağır adımlarını sürüdü yerinde duramayan ruhunun peşinden, mutfağa girdi. Kızı gelene kadar bükmeler yetişirdi galiba. Onu eli boş göndermek istemedi.

Salondan koridoru aşarak mutfağa ulaşan haberlerin sesini dinledi oklava şıkırtısı arasında. “Allah yardım etsin hepimize.” dedi kıpırdayan dudaklarından. Bir tıkırtı dikkatini çekti belli belirsiz, kapıya yöneldi ellerinin hamuruyla. Bir tas çorba ile komşusu karşısında gülümsüyordu. Ne kadar çok isterdi şimdi içeri buyur etmeyi onu.  Diyemedikçe de kendisini suçlu hissetti. Yine de dilinin ucuna kelimeleri dokundurarak “Buyur komşucuğum.” dedi. “Isınınca bir sakıncası kalmazmış yiyeceğin, senin sevdiğin çorbadan yapmıştım da içim rahat etmedi, getirdim.” dedi karşı komşusu, girmedi içeri. İstanbul’daki kaynından söz ettiler. Korona’dan hastanedeydi ve durumu hiç iyi değildi. Sonra kapıları kapattılar birbirlerine. “Bükme pişince ben de tabağını vereyim.” diye düşündü.

Bükme kokusu her tarafı sarmıştı buram buram. Aşağıdan yukarıya doğru çıktıkça artan ayak seslerine kulak kabarttı. Bu gelen kızıydı, her türlü sesinden tanırdı onu. İnip merdivenlerde karşılamak istedi yükünü hafifletmek için, vazgeçti. Poşetleri elletmezdi şimdi virüs korkusuyla. Kapıyı açıp bekledi, yukarıdan aşağıya da sevgi sözcükleri döktü kızına, gücüne güç katardı belki. Merdivenlerden yukarı çıkan kişi görünmeye başlayınca tereddüt etti, kapıyı hafiften aralayıp girdi içeri, görüntüyü takip etti. Maskeli, eldivenli bu kişiyi ancak yaklaşınca tanıyabildi, kızıydı. Poşetler ve poşetleri yerleştirme talimatı, ayaküstü sohbet, paketlenmiş börek, selam selamet… Bitti. Kız arkasını dönüp gitti. Bu kadar mıydı? Oysa onu nasıl da özlemle beklemişti. “Anne!” diye seslendi merdivenlerin ucundan kızı. “Unuttum demeyi,  poşetlerin içinde bez bir torba var, onu Hasibe Teyze’ye ver, selam da söyle.” dedi. Buraların âdetidir, kandillerde büyükler ziyaret edilir.

Balkondaki poşetlerin içindekileri biraz havalandırdıktan sonra temizleyerek eşiyle içeri aldılar. Bez torbanın içine kenarından göz attı. Bir kutu kandil simidi,  birkaç parça bir şeyler...  Komşunun çocukları il dışındaydı. Duyguları coştu bir anda, kızının bunu akıl etmesi ile gururlandı.  Bükmelerden de aldı çorbanın kabına, karşı komşusunun kapısını çaldı. İhtiyaçları görevliler tarafından sağlanıyordu bir şekilde ama her şey de istenmiyordu ki onlardan. Düşünülmek ruhunu okşamıştı komşusunun.  Bakıştılar bir müddet, çok şey anlattı o bakışlar. “Söyle Cansu'ya cennetin kapısını araladı bu kandil günü.” dedi, kapılar yine kapandı. Bundan sonra da baba evine gelen her poşetin içinde süslenmiş paketlerde ihtiyaç olduğu düşünülen hediyeler çaldı komşunun kapısını.

Ramazan gelmişti sessizce evlere. Nasıl kokardı önceden iftar vakti sofradaki pideler. Tedbirli olduklarından buzluk ekmek doluydu, en çok da patatesli köy ekmeğiyle. Ekmekleri gözü görmedi, oruçlu canı pide istedi o an Ayşe Teyze’nin. Mutfakta salata yapan kocasına seslendi: “Bugün bir pide mi isteseydik?” “Olmaz şimdi bir pide için huzursuz etmeyelim kızı, ekmeğimiz var şükür, bir gün aklına gelirse getirir.” dedi adam. İsyan etmezdi aslında ama bu aralar çokça isyanı vardı yaşına. Bir hareketlilik belirdi apartmanda, aşağıdan yukarıya doğru kalabalık sesler yükseliyordu. Günlerdir sessizdi ortalık, korktular. “Allah korusun birisi virüs kapıp hastalığa mı yakalandı acaba?” diye meraklandı Ayşe Teyze. “Ağzından yel alsın, dur şimdi anlarız.” diyerek kapıya yöneldi Arif Amca ağır adımlarla. Eli kapının kolundayken zil çaldı, karı-koca yerinden sıçradı. İkinci katta oturan komşuları Mehmet, bir kucak pideyi aşağıdan yukarı doğru dağıtarak çıkıyordu yasaklı komşularına. “Isıtın da yiyin, ellerinizi yıkayın sonra da.” uyarıları teşekkür ve sevgi sözcüklerine karışıyordu. Bu sebeple sesler çokmuş, sevgi seli coşmuş apartmanda ama aşağıdan yukarıya doğruydu bu sel. Bayram da karıştı bugünlerin arasına. Hayat durmuştu durmasına da dünya tersine dönüyordu sanki. Bütün yurtta bayram süresince sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Karı koca izin günlerine denk gelen bayramın birinci gününde giyindi kuşandı yürüme mesafesinde bulunan kızlarının evine bayramlaşmaya gitti. Giderken de kadın “Yaşayalım ki daha neler göreceğiz.” dedi şaşkın şaşkın. Kapıdan bayramlaştılar, şekerlerini de aldılar hem de adet olduğu üzere ikişer ikişer. Yanlarında getirdikleri termostan çaylarını hıdırlıkta içtiler, sessiz bayramı dinlediler.

Günler geçip gidiyordu birbirini tekrar ederek. Kış bitmiş, bahar da bitmiş, yaz yavaştan kendisini hissettiriyordu hiçbir şeyden haberi olmayan renklerinden cıvıldayan doğaya. Arif Bey çocuklarının hayallerini hayalleri bilip onları gerçekleştirip ellerine verdikten sonra, elinde kalan zaman ve parayla küçücük bir toprak edinmişti kendileri için. Onun da hayalleri vardı ertelese de. Ağaç, çiçek, böcek, kuş sesleri… Konya yolu üzerinde hobi amaçlı kendisine yer edindiği küçük bahçesi, yaşları gereği sokağa çıkma yasağı sebebiyle kalmıştı uzaklarda. Önceleri aldırmasa da zaman geçtikçe içi içine sığmaz olmuştu. Hele karısının leğenlerin içine açtığı küçük poşetleri toprakla doldurup tohumları attığını görünce daha da sabırsızlanmıştı. Allah rızkı nerede ararsan orada veriyordu. Leğenlerin içindeki buzdolabı poşetlerinin içindeki bir avuç toprakta yetişen domates ve biberle yapmışlardı bu sabah kahvaltılarını. İl dışındaki kıza denmez de yakındakilerden yardım istemeyi düşündüler bu konuda ama daha ne olacağı belli değildi, sürekli gitmeleri istenmezdi ki işlerinin arsında. Hem orası onların değil kendilerinin hayaliydi.

Dışarı çıkmıyorlardı. Çıkanların görevlilerin başına, işlerinin arasında dert olduklarını görüyorlardı televizyonda. Bu arada karşı komşunun ağabeyi vefat etti salgın hastalık sebebiyle İstanbul’da. Sessizce başsağlığı dilediler kapı aralığından, sessizce ağladılar merdiven başında onunla. Sarılamadılar, acısını bedeninden bir parçacık olsun söküp alamadılar. Yalnızlaşan dünyada sessizce ölüyordu insanlar, habersizce gömülüyordu. Geride kalanlara hayat, birbirinin kopyası günlerle devam ediyordu.  Bir gün alt katlarında oturan komşuları, içi badem dolu bir tabakla çaldı kapıyı. Kapıları eskisinden çok çalınır olmuştu, tanıdıkları bu insanlarla sanki yeniden tanışıyorlardı. Bademlerin tabaktaki bakışları içlerini aydınlattı.  “Arif Ağabey bahçenden bunlar, biz de yedik, helal et.” dedi komşu. Doğa gezileri yapılır olmuştu bu süreçte. “Sebze fidelerin de büyümüş, çiçeklerin de rengârenk bahçede.” dedi, elindeki telefonda çektiği fotoları arayan adam. Yaşlı karı koca birbirlerine baktı. “Yanlışın olmasın, biz daha gidemedik oraya. Nasıl olur?”  dedi Ayşe Teyze hayretle.  Fotoğraflar kendi bahçelerindendi, ne çok özlemişlerdi… Komşular düzenlemiş bahçenizi. Haberiniz yok muydu?” dedi adam suçlu suçlu. “Yoktu” diyebildiler. Bahçe komşularını telefonla aradılar, sonra da ağızlarını. “Ağabey ya sürpriz yapacaktık sana.” diye ağzındaki baklayı çıkardı sonunda uzaklardaki komşu.

Dokunması yasaktı bu süreçte insanın insana. Sosyal mesafe gerekiyordu salgından korunmak adına. Et ete, can cana değmese de insan isterse yüreklere dokunabiliyordu içindeki sevgiyle.  Yakındaki eller, uzaktaki eller sarıp sarmaladı insanları; mesafelere, önlemlere meydan okurcasına. Zorlu günlerin arasından sevgi, bir yolunu bulup uzatıyordu elini gülümseyerek. “Elim elinde.”  diyordu fısıldayarak dünyaya.

                                                                                                  

                                                   
İKİNCİLİK ÖDÜLÜ ALAN HİKAYE; BİR BEN VAR BENDEN ÖTE (Azime GÜRLEK)

Aylardan Mart. Önümüz bahar. Yapacak çok işimiz var…

Bir gün… Yaşanan diğer günler gibi bir gün sanıp da iş yerime yetişmek için tatlı telaşım.

Bir gün, bir gün daha… Ne olduğumuzu anlayamadan can telaşının içinde buluyoruz kendimizi. Yavaş yavaş çekiliyor yaşam. Eğitim, toplantılar, sosyal faaliyetler, eğlenceler, alışverişler ve dahi bir sürü şey eksiliyor bizden. Akış duruyor, yaşam olduğu yerde sabitleniyor. Kötü bir düş, kötü bir kâbus gibi… Şaşkın şaşkın olan biteni izliyorum. İnanması ne zorlu bir süreç… Kilit vurulan ekmek teknelerinin arasında bende varım. Umutlarımıza, hayallerimize kilit vuruyoruz. Dışarıdaki yaşamı bırakıp, mecbur kalmadığımız sürece evimizin kapısını açmıyoruz. Çoluk çocuk eve kapanıp eski günlere dönebileceğimiz zamanları bekliyoruz. Zaman hayal kurma zamanı değil. Zaman can derdine düşmüş.

Bu çok ağır bir imtihan, taşınamayacak kadar ağır bir yük… Gelecek o kadar karanlık gözüküyor ki bütün haklarımız elimizden alınmış gibi. Ne yana çevirsem başımı her yerde aynı ses, aynı görüntü. Bir mikropmuş yaşanan. İnsandan insana geçerek hızla yayılan ölümcül bir virüs... Önce dış devletlerden hikâye gibi dinlediğimiz bir virüs. Hızla tüm dünyayı etkisi altına alan bir virüs… Bu acı gerçek şimdi Türkiye’de. Tüm insanlığı kasıp kavuran korona virüs( covid-19 ).

Bir nefes alabilmenin ne kadar önemli olduğunu anlatan bir gerçekle yüz yüzeyiz. Tanıdığım bütün insanlar birbirinden kaçıyorlar. Evlat atadan, ata kendi atasından kaçıyor. Velhasıl insanlık kaçıyor insandan. Herkes içine gömülüyor. Herkes dört duvarlara hapsolmuş. Duvarlar yaşayabilmek için en güzel sığınak. Yaşam eve sığar…

Evet, yaşam eve sığıyormuş. Günler geçtikçe artan vaka ve ölüm sayılarını duydukça iyice yaşamdan koptuğumu hissediyorum. Yaşam neydi, neye benzerdi? Yarını düşünmek, yarın için mücadele etmek. Beş yıl, on yıl sonrasına yatırım yapmak. Ah o güzel hayaller. Çocuklarımızı okutup güzel yerlere getirmek… Onların mürüvvetini görmek… Çalışmak gerek, umut etmek gerek. Yaşama sıkı sıkı sarılmak gerek. Bütün gerekenler bir çırpıda gözlerimin önünde eriyip gidiyor. Yarına hayal kurmak çok aptalca geliyor. Borcum, derdim, alacağım, vereceğim her şey önemini yitiriyor. Önemini yitirmeyen tek gerçek yaşamda kalabilmek... Peki, ama nasıl kalacaktık yaşamda? Nasıl baş edecektik bu ölümcül zamanla?

Sonra insanlar durup düşündüler. Düşündüler ve aynaya baktılar. Bakmak ve görmek… Bu kez görünen makyajımız, saçımızın modeli, üstümüz başımız değildi. Bu kez görünen, iç sesimizin yansımasıydı. Görünenin içindeki görünmeyendi. Kimileri hesap sordu kendine, kimileri evrensel değerlendirdi, kimileri ilahi bir güçle baktı olaya. Kimileri isyan etti belki de, kim bilir. Tıpkı diğer insanlar gibi benimde bir aynam olmuştu. Hem de yepyeni bir aynam. Korkularla bana bakan bir kadın duruyordu karşımda. Korkularımı yenmem, ruhumu teselli etmem gerekiyordu. Bu kez farklı bakıp, farklı görmem gerekiyordu. Günler süren endişelerimi bir kenara bırakmam gerektiğini, güçlü olmam gerektiğini biliyordum. Her şeyden önce ben bir anneydim. Sarmam gereken evlatlarım vardı. Kalbimi ve zihnimi aynı noktaya odaklamak çok kolay olmadı. Önce deli sorular birbirini kovaladı. Biz ne yapmıştık ta bu hale gelmiştik, bundan sonra ne yapmamız gerekiyordu?  Biz neydik, nasıl olmalıydık? Biz insandık. Yaradan’ın bizi insan olma vasfıyla ödüllendirdiği en güzel varlıklardık. Peki, ne kadar insan olabilmiştik? Ya da nasıl insan olunurdu? İnsan olabilmek yürek işiyse eğer, görünen et parçasına ehemmiyet etmeden insan olmayı becerebilmek. İçimizde sakladığımız değerlerle insan olabilmek. İnsan olmanın hakkını verebilmek… Hayatta başımıza gelebilecek her şeye metanetle bakıp mücadele edebilmek. Muhasebemiz çok büyüktü. Çok yönlü düşünmek gerekiyordu. Ben yine her zamanki gibi diplere inmeye, her şeyi irdelemeye bayılıyordum. En iyi yaptığım şey buydu galiba veya en kötü şey, bilmiyorum. Ama ben, beni çok iyi biliyordum. Oysa biz çocukken az imkânımız, çok mutluluğumuz vardı. Vefa gibi, vicdan, sadakat gibi değerlerimiz vardı. Hayatımızda her şey çoğalırken bizi insan yapan değerlerimiz azaldı. Aynada gördüğüm yüz bana “Nerde” diye soruyordu. Biz yaşamın neresindeydik? Değerlerimiz olmadan nasıl insan olunurdu? Biz bu değerlerimizi ne zaman kaybetmiştik? Herkes yüzüne bir maske takıp öylemi dolaşıyordu? Şimdi gerçekten maskeliydik. Tüm maskesizler adına aynada gördüğüm yüze gülümseyerek bir selam verdim. Dostlarım,  sevdiklerim geldi aklıma. Özlediklerim… Keşke şu an çat kapı gidebilsem dediklerim. Sarılsam doya doya. İşe geç kalmamak için yine sabahları telaşla kalksam. Veya amaçsız yürüsem kaldırımlarda… Çocuk parkında oynayan çocuklara dalsa gözlerim. İnsanlara değmemek için tedirgin yürümesem yollarda. O heyecanla günler sonra ihtiyaçlarım için dışarı çıkmak istiyorum. Hazırlanıp maskemi takıp, çantama dezenfektanlarımı katıp alış veriş yapmak için markete gidiyorum. Marketin girişine koyulan dezenfektanla ellerimi temizliyorum. Market görevlilerin bu düşüncesi beni hoşnut ediyor. Dikkatli bir şekilde alış veriş yaparken bir şey daha fark ediyorum. Mutluluğun paradan ibaret olmadığını ve dahi hesapsız, lüzumsuz harcama yapmanın da ne kadar gereksiz olduğunu anlıyorum.  Evren bizim isteklerimiz üzerine kurulmamıştı. Dışarıda geçirdiğim kısacık zaman diliminde iç sesimi susturamıyorum. Gördüğüm bütün yüzler maskeli. Sahte tebessüm, asık surat göremiyorum hiç. Sonra “Selamlaşan, tebessüm eden gözleri unutma” diyorum kendime.

Eve gelince ilk işim dostlarımı aramak oluyor. “Senin kapının önünden geçtim, sana el salladım” gülüyoruz birlikte. Bu süreçte anladığım bir şey daha. Hayatımda ne güzel insanlar biriktirmişim. Ne anlamlı dostluklar kurmuşum. Hemen hemen her gün birbirimizi arıyoruz,  telekonferanslar yapıp birbirimize moral veriyoruz. Zamanı olumlu değerlendirmenin yollarını birbirimize söylüyoruz. Şarkılar söyleyip, şiirler okuyoruz. Birlikte hüzünleniyor, birlikte gülüyor, bu süreci birlikte paylaşıyoruz. İnsanın yalnızlığını paylaşacağı dostlarının olması ne güzelmiş. Uzaktan da olsa birilerinin kalbine dokunabilmek ne büyük mutlulukmuş.

Ah o gönlüm. Gönül güzeli ister, güzeli severdi. Gönül dostun ellerini tutup gözünün içine baka baka iki tatlı kelam isterdi. İnsan uzaklaşınca anlıyormuş evvelce yaşadıklarının ne kadar kıymetli olduğunu. Güzelin güzel olduğunu bilmeden yaşamak ne kadar acı. Savurduğum, kıymet bilmediğim zamanlar geri gelmeyecek ama bundan sonraki zamanlara sahip çıkmalıydım. Döndüm dedim ki kendime “Silkelendin mi kadın, insan kendi kendine nasıl yeter, nasıl yetinebilir öğrendin mi? Gocunmak, eksik aramak yok artık. Baksana balkonda açan çiçeklerin rengiyle yeni tanıştın. Balkondan balkona selam verdiğin komşuların... Evinin şeklini değiştirince ne ferah oldu böyle. Mutfağımı hiç bu kadar yoğun kullanmamıştım. Meğer ne marifetli kadınmışım ben. Evimi, kendimi, çocuklarımla zaman geçirmeyi ne kadar çok özlemişim. Yıllar var ki bu kadar geniş zamanlarım olmamıştı. Ne bunları düşünmeye, nede yaşamaya. Zamanı boşa geçirmiyorum, her günümü değerlendiriyorum. Daha çok okuyor, daha çok yazıyorum. Yarım kalan çalışmalarımı tamamlıyorum. İsteyip te yapamadığım hobilerimi yapmak büyük keyif veriyor bana. Bu sürece şikâyet ve isyan etmiyorum. Şu an yeniden hayata karışabilmek için mücadele veriyorduk. Zaten hayatın kendisi mücadele değil miydi? Yaşanan bu anlarda hayatın bir parçası değil miydi? O halde hayallerimizi biraz ertelemiştik sadece.  İnsan kabullenmeyi yaşadığı süreç içerisinde öğreniyormuş. İlk günlerdeki panik halime kızıyorum. Karamsarlıklarıma kızıyorum. Kara bulutlar bir gün dağılacak diyorum. Yüzleştiğim her şey bana artı olarak geri dönüyor. Düşünceli çehrem, yerini tatlı bir tebessüme bırakıyor. Lakin bu girdabın içinde günler geçtikçe bunaltıcı bir hal almaya başlıyor. Bundan en çok etkilenen çocuklarımız. Onlar bizim gibi bakamıyor, bizim gibi düşünemiyorlar. Çocuklarımın sıkılması beni de etkiliyor. Onların yüzünü güldürmek, mutlu etmek beni yormaya başladı. Az değil, iki ayı evlerimizde geçirdik. Daha da ne kadar devam edeceği belirsiz… İhtiyaç olmadığı sürece dışarıya çıkmadık. Muhasebe ettik. Kendimizle yüzleştik, kendimizi tanıdık, kendimizle ve ailemizle yapmak istediklerimizi yaptık. “Artık yeter” diyerek yarıda bıraktığımız yaşama geri dönmek istiyoruz. O yüzden olumsuz etki altında kaldığım her şeyden uzak tutuyorum kendimi. Gündem haberleri dışında çok fazla haber izlemiyorum. Oturum programlarına fazla takılmıyorum.  Dahası benden daha zor durumda olanları düşündükçe sıkıldım, bunaldım demeye utanıyorum. Bu cümleyi kurmak bana bencillik gibi geliyor. Bu zorlu süreci yılmadan, yıkılmadan, aç açıkta kalmadan kendimizi idare edebilmiştik. Bunu başaramayan insanları görmek, duymak can acıtıyor. Dün büyük kızımın yaşadığı bir olay beni derinden etkilemişti. Sokakta takriben on yaşlarında bir erkek çocuğuna rastlamış. Çocuk para istemiş. Kızım “Ne yapacaksın parayı” diye sormuş. Çocuk ayakkabısını göstererek “Abla ayakkabım yırtık ayakkabı alacağım” demiş. Çocuğun ayakkabısı gerçekten yırtıkmış. Kızım çocuğu alarak bir ayakkabıcı dükkânına götürmüş. Yol boyunca sohbet etmişler. Babası inşaat işçisi fakat şu an çalışmıyormuş. Annesi hasta ve ev hanımıymış. İki kardeşi daha varmış. Ev kira, sobaya odun kömür, o çocuklara aş gerek. Kızım çocuğun ayaklarına ayakkabısını giydirerek evine gitmesini söylemiş. Çünkü çocuk ayağına ayakkabı alabilmek için yirmi yaş altı sokağa çıkma yasağını çiğneyerek gelen geçenden para istiyormuş. Kızımın yaşadığı bu olayı dinlerken bir yandan da içim cız ede ede iftar sofrasını hazırlıyorum. Her ne kadar “Eski ramazanlar bir başka” desek de, bu ramazan hepsinden de başkaydı. Ne çok yalnızdık şimdi. Ne iftara misafirimiz oldu, ne de erkeklerimizde teraviye yetişme telaşı. Dün arkadaşımla birlikte ramazan paketleri hazırlayıp ihtiyaçlı aileleri ziyaret ettik. Ailenin birinin engelli çocuğunu görmek onların sorunlarını dinlemek benim şükür sebebim olmuştu. İnsanlar nelerle mücadele ediyorlardı. İşte tamda şu an birbirimize ne çok ihtiyacımız vardı. Gücümüzün yettiğince ihtiyaç sahiplerine el uzatmaya çalıştık. Aslına bakılırsa önemli gün ve aylar bizi biraz daha kendimize getirdi. Paylaşmanın, maneviyatın ne demek olduğunu öğretti.

Mahzun geçen ramazan ayının ardından bu gün bayramın üçüncü günü... Ömrümde ilk kez bir bayram memleketime gidemedim. Büyüklerimin elini öpemedim. Oysa biz sevgimizi dokunarak yaşamayı seven bir milletiz. Dilimizdeki cümleler geçmişte yaşananlardan ibaret. Bayramın ikinci günü evimize döndüğümüzde şeker, çikolata toplamak için kapımızı çalan çocuklar olurdu. Bu bayram kapımız hiç çalınmadı. Tabaktaki şekerlere, bayramlık baklavaya bizden başka kimse dokunmadı. Velhasıl o coşku, o heyecan yaşanmadı. Yaşadığımız hüzünlerle, aldığımız derslerle, tarihe geçecek bir bayram yaşadık.

Bu süreçte aynanın farklı farklı yüzleriyle tanışmak, yeni benleri tanımak ibretlik bir yaşam hikâyesiydi. Aslına bakılırsa hepimizde aynı zaman diliminde aynı hikâyeyi yaşamıştık. Önemli olan hikâyemizdeki kahramanın neler hissettiği ve ne kadarını yaşama geçirebileceğiydi. Yaşam kaldığı yerden hangi değişimlerle devam edecekti?  Herkes bazı şeyleri göze almış, kendi çapında kayıplar vermişti. Ölümcül zamanların faturası ağır ödenecekti. Lakin biz Türk milleti olarak sağduyulu insanlarız. Bu zorlu süreci atlatabilmemiz için birbirimize kol kanat germemiz, destek çıkmamız gerekiyordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Uymayan hesapların içinde çok şeyi öğrenmiştik öğrenmesine ya, önemli olan öğrenilenleri hayata geçirebilmekti.  O cilveli yaşam bize bu günleri unutturmamalıydı. O ihtişam bizi aldatmamalıydı. Doğru insan yanlışı sevmez, yanlışı istemez. İnsanlığımı kaybetmemek, insanca yaşamak için hesapsızca kendime fısıldıyorum.,
“Ben insanım ve insanca yaşamak istiyorum. İnsanca davranılmayı hak ediyorum…

Yaşanası o güzel günlere… Umutla, sevgiyle… Tüm insani inanç ve değerlerimle…

Hazırım… Sizde hazır mısınız?”

                                                                                   

ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ ALAN HİKAYE:  GÖZYAŞI (Mustafa KANDEMİR)                                                                  

Kendisine yapılan son açıklama içini hüzünle doldurmuş, evinin kapısını ağır ağır kapatırken sanki bir hapishane kapısını kendi üzerine kapatıyormuş hissine kapılmıştı. Gözlerine inen yaşları yanı başında merakla bir şeyler söylemesini bekleyen eşine göstermemeye çalışırken, onu rahatlatmak için bir şeyler söylemek ihtiyacı duydu. Boğazı düğümlenmişti.Sakince hanımının koluna girerken sadece “Allah büyüktür.” diyebildi. Hanımı da olayı anlamış, bu koca şehirde, küçücük evlerinde yapayalnız kaldıkları gerçeğiyle yüzleşmeye başlamıştı.

Hayat büyük bir mücadeledir. Ahmet Amca ile Ayşe Teyze de bu büyük mücadele içinde birbirlerine her zaman destek olmuşlar, çocuklarının büyüyüp yuvadan gitme vakti gelmiş kuşlar gibi ayrılışlarını beraber izlemişlerdi. Yıllar su gibi akıp geçerken etrafları daha da seyrelmiş, tanıdıkları herkes bu hayat mücadelesi içinde  kendi hikayelerinin peşinden sürüklenip gitmişlerdi. Bayramdan bayrama gelebilen ziyaretçileri haricinde baş başa kalıyorlar, kendi başlarının çaresine bakıyorlardı.

Hayat devam ediyordu. Yaşlanmış da olsalar ölmeden önce kutsal topraklara gitmek gibi bir hedefleri vardı. Çocukları vefalıydı, onların da yardımıyla bu son büyük hedeflerini gerçekleştireceklerdi. Hazırlıklarını tamamlayıp mutluluk içinde umre yolculuğuna çıktılar.

Üç hafta boyunca kutsal topraklarda imanlarını tazelemişler, Hz. Peygamber’in yürüdüğü sokaklarda yürümüşler, Allah’ın evine yüz sürmüşlerdi. Her gün heyecanla uyanıp Mekke sokaklarında çocuklar gibi koşturmuşlardı.

O sıralarda dünyayı etkisi altına alan salgın ile ilgili haberler Ahmet Amca’nın kulağına çalınsa da içinde bulundukları manevi ortamı bozmamak için bu haberlere pek itibar etmemişti. Ancak dönüş yolunda yapılan açıklamalar sayesinde durumun vahametini anlayabilmişti. Uçakları Konya’ya inmiş, alınan önlemler nedeniyle bir öğrenci yurdunda karantinaya alınmışlardı. Güvenlik güçlerinin, sağlık çalışanlarının ve kendileriyle ilgilenen görevlilerin fedakârca çalıştıklarını görmüş, onlara yardımcı olmak için belirlenen kurallara uymaya karar vermişti. Hem hanımına hem konuşabildiği diğer sakinlere anlayabildiği kadar durumu anlatıyor, onların da tedbirli olmalarını tavsiye ediyordu. On dört günün sonunda yapılan tetkikler sonucunda evlerine dönebilecekleri söylenmiş ve yine görevliler eşliğinde Afyon’a, Karahisar’ın gölgesindeki evlerine dönebilmişlerdi.

Görevliler,  evlerine kadar refakat etmişler,  risk grubunda olduklarını ve bu kapsamda sokağa çıkmalarının yasaklandığını söylemişlerdi.  İşte Ahmet Amca evinin kapısını kapatırken bunu yeni öğrenmiş, bu yüzden kendi evinde hapsolmuş gibi hissetmişti. Yaşlılar biraz çocukları andırır, artık eski güçlerinin yerinde olmadığını fark edip olur olmadık birçok şeyi gözlerinde büyütürler. Ahmet Amca da bu yasak olayını kafasında tartmış,  ne olduğuna tam akıl erdiremediğinden korkuya kapılmıştı. Artık hanımının siparişlerini almak için çarşıya gidemeyecek, soluklanmak için Zafer Parkı’na oturup yaşayan şehrin hareketliliğini izleyemeyecekti. İhtiyaçlarını nasıl gidereceklerini düşündü. Çocuksuz ailelerin yalnızlığının ne çetin olduğunu şimdi daha iyi hissediyordu. Çünkü evlatları gurbetteydi, uygulanan önlemler yüzünden gelemeyeceklerdi. İnsanın kendi başının çaresine bakamayacağı bir noktada olduğunu anlamıştı.

Düşünüyor, düşünüyor bir çıkar yol bulamıyordu. Sanki bir anda güzel rüyanın ardından uyanması imkânsız bir kâbusun ortasına düşmüş gibiydi. Hanımının korkmaması için vakur duruşunu korumaya çalışıyordu ama hiç böyle bir durumla karşılaşmamıştı, bir anlam veremiyordu, olanlara. O anda bu düşüncelere öylesine dalmıştı ki kapıya vurulduğunu bile bir müddet fark edemedi.

Gelenleri uğurladıktan sonra kapısını kapatırken artık içinin huzur dolduğunu hissetti. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle içeriye dönerken tanımadığı insanların sesini duyup daha da huzursuzlaşan hanımının merak dolu bakışlarıyla karşılaşınca “Şükürler olsun!” dedi. Gelenlerin muhtar ile iki mahalleli olduğunu, sokağa çıkma yasağı nedeniyle ihtiyaçlarını için yardımcı olacaklarını söylediklerini anlattı. “Bu millet bu iki ihtiyarı yalnız bırakmadılar, hanım!” dedi gururla. Yavaşça yanına sokuldu. Beraber ellerini semaya kaldırıp dua etmeye başladılar. Artık ellerinden gelen herkesin iyiliği için kurallara uymak ve bu hastalığın bir an önce kaybolup gitmesi için dua etmekti.

 Yine gözleri yaşarmıştı. Ama bu defa gözlerine inen yalnızlığın neden olduğu gözyaşları değil, hep beraber bir bütün olan milletin bahşettiği mutluluk gözyaşlarıydı.